| Namaz |
|
|
|
| Yazar ATALAY | |
| Perşembe, 24 Haziran 2004 | |
|
Dördüncü Söz
Namaz ne kadar kıymettar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masraf
ile kazanılır, hem namazsız adam ne kadar divâne ve zararlı olduğunu iki kere
iki dört eder derecesinde kat'î anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak,
gör: Bir zaman, bir büyük hâkim, iki hizmetkârını,
herbirisine yirmi dört altın verip, iki ay uzaklıkta, has ve güzel bir
çiftliğine ikàmet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: "Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem
oradaki meskeninize lâzım bâzı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesafede bir
istasyon vardır; hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyâre bulunur.
Sermâyeye göre binilir." İki hizmetkâr ders aldıktan sonra giderler. Birisi
bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat, o masraf
içinde, efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki,
sermâyesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan,
istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder. Kumara mumara verip zâyi eder.
Birtek altını kalır. Arkadaşı ona der: "Yahu, şu liranı bir bilete ver. Tâ, bu uzun yolda
yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir; belki merhamet eder,
ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyâreye bindirirler. Bir günde mahall-i
ikàmetimize gideriz. Yoksa, iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye
mecbur olursun." Acaba, şu adam inad edip, o tek lirasını bir defîne
anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip, muvakkat bir lezzet için sefâhete sarf
etse; gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı? İşte ey namazsız adam! Ve ey namazdan hoşlanmayan
nefsim! O hâkim ise;
Rabbimiz, Hàlıkımızdır. O iki hizmetkâr yolcu ise; biri mütedeyyin, namazını
şevk ile kılar; diğeri gàfil, namazsız insanlardır. O yirmi dört altın ise, yirmi dört saat her gündeki
ömürdür. O has çiftlik ise, Cennettir. O istasyon ise, kabirdir. O seyahat ise; kabre, haşre, ebede gidecek beşer
yolculuğudur. Amele göre, takvâ kuvvetine göre o uzun yolu mütefâvit derecede
kat' ederler. Bir kısım ehl-i takvâ, berk gibi, bin senelik yolu bir günde
keser. Bir kısmı da, hayal gibi, elli bin senelik bir mesafeyi bir günde kat'
eder. Kur'ân-ı Azîmüşşan şu hakikate iki âyetiyle işaret eder. O bilet ise namazdır. Birtek saat, beş vakit namaza
abdestle kâfi gelir. Acaba, yirmi üç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye
sarf eden ve o uzun hayat-ı ebediyeye birtek saatini sarf etmeyen ne kadar
zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl hareket eder! Zîrâ,
bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabul
ederse -halbuki, kazanç ihtimâli binde birdir- sonra yirmi dörtten bir malını
yüzde doksan dokuz ihtimâl ile kazancı musaddak bir hazîne-i ebediyeye
vermemek, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan
uzak düştüğünü kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı? Halbuki, namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük
bir rahatı vardır. Hem, cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem, namaz
kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibâdet hükmünü alır.
Bu sûrette bütün sermâye-i ömrünü âhirete mal edebilir. Fânî ömrünü bir cihette
ibkà eder. Beşinci Söz
Namaz kılmak ve büyük günahları işlememek ne derece
hakiki bir vazife-i insaniye ve ne kadar fıtrî, münâsip bir netice-i hilkat-i
beşeriye olduğunu görmek istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle: Seferberlikte, bir taburda, biri muallem vazifeperver,
diğeri acemi nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. Vazifeperver nefer
tâlime ve cihâda dikkat eder, erzak ve tâyinâtını hiç düşünmezdi. Çünkü anlamış
ki, onu beslemek ve cihazâtını vermek, hasta olsa tedâvi etmek, hattâ indelhâce
lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazifesidir. Ve onun asıl vazifesi tâlim
ve cihaddır. Fakat, bâzı erzak ve cihazât işlerinde işler: Kazan kaynatır,
karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa, "Ne yapıyorsun?" "Devletin angaryasını çekiyorum," der.
Demiyor, "Nafakam için çalışıyorum." Diğer şikemperver ve acemi nefer ise, tâlime ve harbe
dikkat etmezdi. "O devlet işidir. Bana ne!" derdi. Dâim nafakasını
düşünüp, onun peşinde dolaşır, taburu terk eder, çarşıya gider, alış veriş
ederdi. Bir gün, muallem arkadaşı ona dedi: "Birâder, asıl vazifen tâlim ve muharebedir. Sen
onun için buraya getirilmişsin. Padişaha itimat et. O seni aç bırakmaz. O, onun
vazifesidir. Hem sen âciz ve fakirsin, her yerde kendini beslettiremezsin. Hem
mücâhede ve seferberlik zamanıdır. Hem sana, 'âsidir' der, ceza verirler. "Evet, iki vazife peşimizde görünüyor: Biri
padişahın vazifesidir, bâzan biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir;
diğeri bizim vazifemizdir, padişah bize teshîlât ile yardım eder ki, tâlim ve
harptir." Acaba o serseri nefer, o mücâhid mualleme kulak
vermezse, ne kadar tehlikede kalır, anlarsın! İşte, ey tenbel nefsim! O dalgalı meydan-ı harb, bu dağdağalı dünya hayatıdır. O taburlara taksim edilen ordu ise cemiyet-i
beşeriyedir. Ve o tabur ise şu asrın cemaat-i İslâmiyesidir. O iki nefer ise, biri ferâiz-i diniyesini bilen ve
işleyen ve kebâiri terk ve günahları işlememek için nefis ve şeytanla mücâhede
eden müttakî Müslümandır. Diğeri, Rezzâk-ı Hakikiyi ittiham etmek derecesinde
derd-i maîşete dalıp, ferâizi terk ve maîşet yolunda rast gelen günahları
işleyen fâsık-ı hasîrdir. Ve o tâlim ve tâlimât ise-başta namaz-ibâdettir. Ve o harb ise; nefis ve hevâ, cin ve ins şeytanlarına
karşı mücâhede edip günahlardan ve ahlâk-ı rezîleden, kalb ve ruhunu, helâket-i
ebediyeden kurtarmaktır. Ve o iki vazife ise; birisi hayatı verip beslemektir,
diğeri hayatı verene ve besleyene perestiş edip yalvarmaktır, Ona tevekkül edip
emniyet etmektir. Evet, en parlak bir mu'cize-i san'at-ı Samedâniye ve bir
hârika-i hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise; rızıkla o
hayatı besleyen ve idâme eden de odur. Ondan başka olmaz! Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan en iyi
beslenir-meyve kurtları ve balıklar gibi. En âciz, en nâzik mahlûk, en iyi
rızkı o yer-çocuklar ve yavrular gibi. Evet, vâsıta-i rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile
olmadığını, belki acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri,
yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları muvâzene etmek kâfidir. Demek,
derd-i maîşet için namazını terk eden, o nefere benzer ki, tâlimi ve siperini
bırakıp çarşıda dilencilik eder. Fakat namazını kıldıktan sonra, Cenâb-ı
Rezzâk-ı Kerîmin matbaha-i rahmetinden tâyinâtını aramak; başkalara bâr olmamak
için bizzat gitmek güzeldir, mertliktir. O dahi bir ibâdettir. Hem, insan ibâdet için halk olunduğunu, fıtratı ve
cihazât-ı mâneviyesi gösteriyor. Zîrâ, hayat-ı dünyeviyesine lâzım olan amel ve
iktidar cihetinde en ednâ bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat, hayat-ı mâneviye ve
uhreviyesine lâzım olan ilim ve iftikàr ile tazarrû ve ibâdet cihetinde
hayvanâtın sultanı ve kumandanı hükmündedir. Demek ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gàye-i maksad
yapsan ve ona dâim çalışsan, en ednâ bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde
olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gàye-i maksad yapsan ve şu hayatı dahi ona
vesîle ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanâtın büyük bir
kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakkın nazlı ve niyazdar bir abdi,
mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun. İşte sana iki yol.
İstediğini intihab edebilirsin. Hidâyet ve tevfîkı Erhamü'r-Râhimînden iste. |






