Kılınan bir Cum'a
namazının
geçerli olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
A) Cum'a
Kılınacak Yerin Şehir
veya Şehir Hükmünde Olması
Bu şart, bazı nakillere ve
sahabe uygulamalarına dayanır.
Hz. Ali'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Cum'a namazı,
teşrik tekbirleri, Ramazan ve Kurban
Bayramı namazları, yalnız kalabalık şehir veya
kasabalarda eda edilir. İbn Hazm (ö. 456/1063)
bu naklin sağlam olduğunu ortaya
koymuş, Abdurrezzak aynı hadisi Ebû Abdirrahman
es-Sülemî aracılığı ile Hz. Ali'den
rivâyet etmiştir. Hz. Ali'nin sözü İslâm hukukçularınca bu
konuda yeterli bir delil
sayılmıştır.(Abdurrezzak, el-Musannef, III,167-168, H. No: 5175, 5177;
İbn Ebi Şeybe
bunu Abbad b. el-Avvâm'dan, benzerini Hasan el-Basrî, İbn Sîrîn ve İbrahim
en-Nehâî'den nakletmiştir; İbnu'l-Hümam, a.g.e., I, 409).
Bu konuda rivâyet
edilen
nakillerde geçen "kalabalık şehir" sözü İslâm hukukçularınca şöyle tarif
edilmiştir:
Ebû
Hanife (ö. 150/767)'ye göre valisi, hâkimi, sokak, çarşı ve
mahalleleri olan yerleşim merkezleri
"kalabalık şehir" niteliğindedir. Ebû Yusuf (ö.
182/798), halkı en büyük mescide sığmayacak
kadar kalabalık olan yerleri şehir
sayarken İmam Muhammed (ö. 189/805), yöneticilerin şehir
olarak kabul ettikleri yerleri
şehir kabul eder.
İmam Şâfiî (ö. 204/819) ve Ahmed İbn
Hanbel (ö. 241/855) bu
konuda nüfus sayısı kriterini getirir. Onlara göre, kırk adet akıllı, ergin,
hür ve mukîm
erkeğin yaz kış başka beldeye göç etmeksizin oturdukları yerleşim merkezleri
şehir
sayılır ve kendilerine Cum'a namazı farz olur (es-Serahsî, a.g.e. II, 24, 25; el-Kâsânî, I,
259; el-Cezerî, Kitabü'l-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa, Mısır (t.y.) I, 378, 379; Abdurrahman
el-Mavsılî, el-İhtiyâr, Kahire (t.y.) I, 81).
İmam Mâlik (ö. 179/795)'e göre, mescidi
ve
çarşısı olan her yerleşim merkezi şehir sayılır. Köy ve şehir kelimeleri eş anlamlıdır.
Nüfuz az
olsun çok olsun hüküm değişmez. Cum'a namazının küçük yerleşim
merkezlerinde de
kılınabileceğini söyleyenlerin dayandığı deliller şunlardır:
1) Ebû
Hüreyre (ö. 58/677),
Bahreyn'de görevli iken Hz. Ömer'e Cum'a namazının durumunu
sormuş, Hz. Ömer kendisine;
"Nerede olursanız olunuz, Cum'a namazını kılınız"
şeklinde cevap vermiştir.
2) Ömer b.
Abdülazîz (ö. 101/720), komutanı Adiy b.
Adiy'e yazdığı mektupta, (ahalisi) "çadırda
yaşamayan herhangi bir köye gelince:
orasının halkına Cum'a namazı kıldıracak bir görevli tayin
et" demiştir.
3) İmam
Mâlik, ashâb-ı kirâmın Mekke ile Medine arasında su başlarında
Cum'a namazını
kıldıklarını nakleder ve o yörelerde herhangi bir şehir bulunmadığını belirtir
(es-Serahsî,
a.g.e., II, 23, Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Terc. ve Şerhi, III, 45, 46).
4) İbn
Abbas,
Medine'deki Peygamber mescidinden sonra ilk Cum'a namazının Bahreyn'de
"Cuvâsâ"
denilen bir köy (karye) de kılındığını söylemiştir (Buhârî, Cum'a, II, (I. s. 215); Bağavî,
a.g.e., IV, 218; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., I, 409)
Cum'a namazının büyük yerleşim
merkezlerinde kılınacağı görüşünde olan İslâm hukukçuları yukarıdaki delilleri şöyle
değerlendirmişlerdir:
1) Hz. Ömer'in sözü, ashâb-ı kirâm arasında çöllerde ve
sahralarda
Cum'a namazı kılınamayacağı bilindiği için, "hangi şehirde bulunursanız
bulunun, Cum'a
namazı kılın" şeklinde anlaşılmıştır.
2) Ömer b. Abdülaziz'in
sözü, kişisel bir görüş olduğu
için delil sayılmamıştır.
3) Kendilerinde Cum'a
kılındığı bildirilen "Eyle", Bahr-ı Kulzüm
üzerinde önemli bir iskele, "Cuvasâ" da
Bahreyn'de Abdulkays'a ait bir kaledir. Buraları "köy
(karye)" olsalar bile, devletçe tayin
edilen yöneticileri ve zabıta kuvvetleri bulunduğu için şehir
hükmünde sayılırlar (Ahmed
Naim, a.g.e., III, 46). İbn Abbas'ın sözünde, Cüvâsâ için, "köy"
denilmesi, o devirlerde
buranın "şehir" sayılmasına engel değildir. Çünkü onların dilinde karye
kelimesi şehir
anlamında da kullanılıyordu. Kur'ân-ı Kerîm'de de bu anlamda kullanılmıştır. Bu
Kur'ân, iki köyden ulu bir adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf, 43/31). Âyetteki "iki köy
(karye)" den maksat Mekke ile Tâif'dir. Diğer yandan Mekke şehrine "Ümmü'l-Kura
(köylerin
anası)" adı verilmiştir (Şürâ, 42/7). Mekke'nin şehir olduğunda şüphe yoktur.
Cuvâsa da bir
kale olduğuna göre: hâkimi, yöneticisi ve âlimi vardır. Bu yüzden es-Serahsî
(ö. 490/1097),
Cuvâsâ için eş anlamlısı olan "şehir (mısr)" kelimesini kullanır (es-Serahsî,
a.g.e, II, 23)
Abdurrezzak, Hz. Ali'nin Basra, Kûfe, Medine, Bahreyn, Mısır, Şam, Cezire
ve belki Yemen'le
Yemâme'yi şehir (mısr) kabul ettiğini belirtir (Abdurrezzak, a.g.e., III,
167)
Ebû Bekir
el-Cassâs (ö. 370/980), "Eğer Cum'a, köylerde câiz olsaydı, şehir
hakkında olduğu gibi,
insanların ihtiyacı yüzünden, bu da tevatüren nakledilirdi" der ve
Hasan'dan, Haccac'ın
şehirlerde Cum'a'yı terkedip, köylerde ikâme ettiğini nakleder.
(el-Cassâs, Akhâmu'l-Kur'ân V,
237, 238)
İbn Ömer (ö. 74/693), "Şehire yakın
olan yerler, şehir hükmündedir" derken,
Enes b. Mâlik (ö. 91/717), Irak'ta bulunduğu
sırada Basra'ya dört fersah uzaklıktaki bir yerde
ikâmet eder ve Cum'a namazına kimi
zaman gelirken kimi zaman da gelmezdi. Bu durum
onların Cum'a'yı yalnız şehir
merkezlerinde câiz gördüklerine delâlet eder. (el-Cassâs, aynı
yer)
Uygulama
örnekleri:
a) Allah elçisi hayatta bulunduğu sürece, Cum'a
namazı yalnız Medine
şehir merkezinde kılınmış ve çevrede bulunanlar da namaz için merkeze
gelmişlerdir.
Hz. Âişe (ö. 57/676)'den, şöyle dediği nakledilmiştir: "Müslümanlar Hz.
Peygamber devrinde Medine'ye Cum'a namazı için yakın menzil ve avâlilerden nöbetleşe
gelirlerdi" Menzil, Medine çevresindeki bağ-bahçe evi de mektir. Avâlî ise, Medine
civarında,
Necid tarafında, Medine'ye yaklaşık 2-8 mil uzaklıktaki küçük yerleşim
merkezleridir. Ashâb-ı
Kirâm bu yerlerden nöbetleşe Cum'a namazına geldiklerine göre
kendilerine Cum'a namazı farz
değildi. Aksi halde kendi yörelerinde Cum'a namazını
cemaatle kılmaları veya hepsinin
Medine'ye gelmesi gerekirdi. Diğer yandan Allah
elçisinin Kubalılar'a, Medine'de Cum'a
namazında hazır bulunmalarını emrettiği
nakledilir. Kuba, o devirde Medine'ye iki mil
uzaklıktadır.
b) Hulefâ-i râşidîn
döneminde bir takım ülkeler fethedilince, Cum'a'lar
yalnız şehir merkezlerinde
kılınmıştır. Bu uygulama, onların "şehir (büyük yerleşim merkezi)"
olmayı Cum'a'nın
sıhhat şartı saydıklarını gösterir. Öğle namazı farz olduğu için, onun Cum'a
namazı
sebebiyle terkedilmesi kesin bir nass (âyet-hadis) ile mümkün olabilir. Kesin nass ise,
Cum'a'nın şehir merkezlerinde kılınması şeklinde gelmiştir. Cum'a İslâmî prensip ve
emirin en
büyüklerindendir. Bu da en iyi, şehirlerde gerçekleşir. (es-Serahsî, a.g.e., II, 23;
el-Kâsânî,
a.g.e., l, 259; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., II, 51)
Kaynaklarda verilen bu
bilgiler ışığında
konuyu aşağıdaki şekilde netleştirmek mümkündür.
a) Şehir ve
kasabalar:
Valisi, müftüsü, İslâmî hükümleri icra edecek ve hadleri infâz edecek
güce
sahip hâkimi (kadı) ile güvenliği sağlayacak zabıtası bulunan her yerleşim merkezi
"şehir"dir.
Sonraki İslâm hukukçularının eserlerinde" yolları, köyleri, çarşı ve pazarları
bulunma" özelliği
üzerinde durulmamıştır. Çünkü bir şehir veya kasabada bu özellikler
zaten vardır. Böyle bir
kasabanın gerek mescidinde ve gerekse "musallâ (namazgâh)"
denen yerlerinde Cum'a
namazı kılınabilir. Bunda görüş birliği vardır (İbn Âbidin, a.g.e.,
I, 546, 547 vd.) Bu tarife göre,
vilâyet ve kaza merkezleri şehir sayılır. Bunların durumu,
şehir olduklarında şüphe bulunmayan
Mekke ile Medine'nin durumuna benzer.
b)
Şehir hükmünde olan yerler:
En
büyük mescidi, Cum'a namazı ile yükümlü olanları
almayacak kadar kalabalık olan yerleşim
merkezleri de "şehir" hükmündedir. Bu, Ebû
Yûsuf'un şehir tarifine uygundur. Sonraki İslâm
hukukçularının çoğu, bu görüşü
izlemişlerdir. Bu yerler resmi bir görevli bulununca, İmam
Muhammed'in şehir tarifine de
uygun düşer (es-Serahsî, a.g.e., II, 23, 24; el-Kâsânî, a.g.e.,
259, 260; el-Mavsılî, a.g.e.,
I, 81; el-Cezirî, a.g.e., I, 378, 379). Bu ölçüye göre, nâhiye
merkezleri ile pek çok büyük
köyler de şehir hükmünde olur.
B) Devletin İzninin
Bulunması
Cum'a
namazının sahih olması için "devlet temsilcisinin izni" problemi de
İslâm hukukçularınca
tartışılmıştır. Bu iznin gerekli olduğunu söyleyenler olduğu gibi aksini
savunanlar da
bulunmuştur. Biz aşağıda her iki görüşü ve delillerini vererek, konuyu
değerlendirmeye
çalışacağız.
1) Hanefilerin görüşü:
Hanefi hukukçularına göre,
Cum'a
namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir b. Abdullah ve İbn Ömer'den
nakledilen ve yukarıda da daha uzun bir şekilde kaydettiğimiz şu hadistir: "Kim Cum'a
namazını
ben hayatta iken veya benden sonra adaletli ve câir (zâlim) bir imamı (önderi
varken, onu
küçümseyerek veya inkâr ederek terkederse Allah iki yakasını bir araya
getirmesin ve işini
bitirmesin" (İbn Mâce, İkâme, 78) İbn Mâce bu hadisin senedinde
bulunan Ali b. Zeyd ve
Abdullah b. Muhammed el-Adevî sebebiyle isnâdı zayıf sayar.
Heysemî, hadisin benzerini
naklettikten sonra şöyle der: Bu hadisi Taberanî,
el-Evsat'ında nakletmiştir. Oradaki senedde
Musa b. Atıyye el-Bâhilî vardır. O'nun
biyografisini bulamadım. Geri kalan râviler güvenilir.
(Mecmau'z-Zevâid, II, 169, 170) Bu
hadiste, Cum'a'nın farzolması için adaletli veya adaletsiz
bir yöneticinin bulunması
öngörülmüştür. Cum'a namazı büyük cemaatle kılınacağı ve hutbede
topluma hitap
edileceği için onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardır. Devletten izin alma
şartı
aranmazsa fitne çıkabılir. Cum'a kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak
rekabet doğabilir. Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir.
Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, Cum'a'dan beklenen faydayı yok
eder.
Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz. Kısaca hikmet ve toplum
psikolojisi
bakımından da Cum'a'nın İslâm devletinin kontrolünde kılınması
gereklidir.
Ancak
yöneticiler Cum'a'ya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın
müslümanları namaz kılmaktan
alıkoymak isterse, onların bir imamın arkasında
toplanarak Cum'a namazı kılmaları mümkündür.
İmam Muhammed, bu konuda şu delili
zikreder: Hz. Osman, Medine'de kuşatma altında iken,
dışarıda bulunan sahabiler Hz.
Ali'nin arkasında toplanmış ve o da Cum'a namazını kıldırmıştır.
(el-Kâsânî, a.g.e., I,
261; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, I,146; İbn Âbidin, a.g.e., I, 540) Bilmen, bunun
dâru'l-harpte
mümkün ve câiz olduğunu belirtir (Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslâm İlmihali,
İstanbul
1985, s. 162)
Devlet başkanı veya valilerin bizzat Cum'a namazı kıldırmaları
gerekli midir?. İbnü'l-Münzir şöyle der: "Öteden beri Cum'a namazını, devlet başkanı
veya
onun emriyle kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır.
Bunlar
bulunmazsa, halk öğle namazı kılar" (Ahmed Naîm Tecrid-i Sarih Tercümesi, III, s.
48)
Burada şunu belirtelim ki, yukarıda kaydettiğimiz hadisten imam ya da
müslümanların
halifesi yoksa, Cum'a namazı kılınamaz, diye bir hüküm çıkarmak
mümkün değildir. Bu hadisin
ilgili bölümlerinin anlattığı, "ister adil, isterse de zâlim olsun bir
imamın varlığına rağmen" Cum'a
terk edilecek olursa, belirtilen tehditlerle karşı karşıya
kalınacağından ibarettir. Çünkü hadis,
"imam yoksa Cum'a namazı kılamazsınız"
demiyor, olduğu halde kılınmazsa, son derece
tehlikeli tehditlerde bulunuyor. İmamın
yokluğu halinde kılınmayacak olursa o takdirde bu
hadisten, olsa olsa tehditlerin daha
hafif olacağı sonucuna varılabilir. O da en müsamahalı bir
istidlâl olur.
İçtihada
dayalı olarak ileri sürülmüş gerekçelerin dışında, Cum'a namazının
kılınması için şart
kabul edilen ve eda şartları arasında sayılan imamın varlığı şartının nakli bir
delili
yoktur. Ayrıca bu şart, yalnızca Hanefî mezhebinde öngörülmüş bir şarttır. Dolayısıyla terki
halinde terettüp edeceği bildirilen bir takım tehditlere maruz kalmamak için, en azından
ihtiyaten
böyle bir şartı öngörmeyen diğer mezhep imamlarının görüşlerine uyularak
kılınması gerekir.
Diğer taraftan kaynaklarda hadis diye belirtilen: "Dört şey vardır ki,
veliyyul emirlere aittir:
Cihad'tan elde edilen ganimetlerin paylaştırılması zekât'ın
toplanması, hudut (şer'i cezaların
tatbiki) ve Cum'a'ları kıldırmak." ifadeleri ise hadis
değildir. Fethu'l-Kadir'de (II, 412) bunun
İmam Hasan el-Basrî'ye ait bir söz olduğu
belirtilmiştir. Son asır alimlerinden Seyyid Sâbık da
"Fıkhu's-Sünne" adlı esrinde (1, 306)
bunun aynı şekilde Hasan'ü'l Basrî'ye ait bir söz
olduğunu kaydetmektedir. O halde böyle
bir şartın öngörülmesi için dayanak teşkil edebilecek
nakli bir detil elde mevcut değildir. Bu
konuda ileri sürülen bu şartın sebebi, yalnızca karışıklık
çıkma ihtimaline dayalı
bulunmaktadır.
Veliyyü'l-Emr yoksa
Veliyyü'l-Emr ve izn-i
sultânî diye
belirtilen hususun gerçekleşebilmesi için, müslümanların başında en azından zâlim
de
olsa- bir yöneticinin bulunması zorunludur. Başa geçmiş bulunan yöneticinin, İslâm'ı kabul
etmesi ise onun, müslümanların veliyyü'l-emr'i olarak görülmesinin asgarî şartıdır. Yani
müslümanların İslâmî olmayan yönetimlerin tahakkümü altında yaşamaları halinde, haliyle
böyle
bir şartın varlığından söz etmek imkânı olamaz. Bu durum günümüzün
müslümanlarına; İslâm'ın
öngördüğü mânâsıyla bir yöneticiye sahip olmadığımıza göre,
kıldığımız Cum'a namazının hükmü
nedir? Diye başlayan ve onun etrafında dönüp
dolaşan diğer bir takım soruları daha
sordurmaktadır.
Şunu da belirtelim ki, bu
durumu şu anda bir vakıa olarak yaşıyan
bizleri, İslâm fakihleri de düşünmüş ve böyle bir
durum halinde müslümanların ne şekilde
davranabileceklerini, daha doğrusu davranması
gerektiğini belirtmişlerdir. Şimdi bu konuda
onların neler söylediklerine kısaca bir göz
atalım:
Bu konuda İbn Nüceym der
ki:
"Şayet hiç bir şekilde kadı veya
ölmüş olan halifenin (yerine geçmiş) halifesi yoksa,
âmme de bir kişinin (Cumu'a namazını
kıldırmak üzere) öne geçirilmesi üzerinde ictimâ edecek
olsalar, zaruret dolayısıyla
caizdir." (İbn Nuceym, el-Bahrü'r-Râik, II, I55).
Buradaki:
"zaruret dolayısıyla
caizdir" ifadesi üzerinde kısaca duralım: Anlaşılıyor ki, Cum'a namazı,
herhangi bir
şartının eksik olması dolayısıyla terk edilmesi tavsiye edilen bir durum değildir.
Aksine bu
gibi durumlarda -bu şartların gerçekleşme imkânı bulunmadığından- zaruret hükümleri
ile
amel etmek söz konusudur. İşte halifesiz ve İslâm hükümlerini tatbik eden mahkemelerin
varolmaması hallerinde de bu zaruretlerle amel etmeyi engelleyecek herhangi bir durum
yoktur.
Çünkü bilindiği gibi kadı (yani İslâm hükümlerini tatbik eden hâkim) ile halifenin
varlığı, İslâmî
hükümlerin yürürlükte olmasının en belirgin gerekleri ve dışa yansıyan
yönleridir. Bunların
varolmamaları halinde, İslâmî hükümlerin devlet düzeyinde
uygulanabilmeleri sözkonusu
değildir. Şayet bu durum, Cum'a namazını kılmamayı
gerektirecek bir hal olsaydı, İbn Nüceym
gibi eşsiz fıkıh çalışmaları olan bir âlim:
"Zaruret dolayısıyla caizdir" gibi bir ifade kullanmaz,
"Cum'a namazı sâkıt olur" demesi
gerekirdi. O zaman da konunun gereğinden, İslâmî olmayan
yönetimlerin çatısı altında
bulunulan hallerde söz edilmezdi.
|